top of page

İran - İsrail, ABD Savaşında Çin

dalgicozgur12
23 Tem
5 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 2 gün önce

ABD’nin en güçlü rakibi olmasından dolayı küresel sorunlarda Çin’den ABD’ye benzer, çoğunlukla ABD karşıtı müdahaleci bir rol oynaması beklenmektedir. Bu beklenti, Çin’in üçüncü dünya ülkeleriyle kurduğu ilişkilere de yansımakta, uluslararası kamuoyunda Çin’in, üçüncü dünya ülkelerine karşı daha fazla sorumluluk sahibi bir yaklaşım sergilemesi beklenmekte, devamında da Çin ile ABD arasındaki ekonomik alanda zirve yapan rekabetin askeri bir boyuta evrileceği varsayılmaktadır. Her ne kadar Çin, ABD’ye göre uluslararası düzeni değiştirmeye niyetlenen ve bunu yapmak üzere ekonomik, diplomatik, teknolojik, askeri ve lojistik bağlantısal gücünü artıran tek rakip olsa da uluslararası kamuoyunda devam eden bu varsayımı doğrulayacak nitelikte sıcak bir çatışma veya müdahale mümkün gözükmemektedir. Bu yazıda neden devam eden varsayımların vuku bulmayacağı Çin’in İran-İsrail, ABD Savaşı’ndaki rolü üzerinden tartışılacaktır.

                Birinci olarak Çin, gücünü her şeyden önce ekonomisinden ve ticaretten almaktadır. Genel refah düzeyi, askeri kapasitesi ve askeri lojistik olanakları değerlendirildiğinde ABD ile boy ölçüşebilecek bir güç değildir. Ek olarak ABD, geniş pazar hacmi değerlendirildiğinde vazgeçilemeyecek bir ticari partnerdir. Çin’in uluslararası sorunlarda askeri açıdan ABD’nin izin verdiği alanın ötesine taşması, halihazırda yaptırım ve kısıtlamalar için yer arayan ABD’ye önemli bir koz sunacaktır. Çin sonuçları göze alıp müdahalede bulunmayı seçtiği takdirde bile şu hatırlanmalıdır ki ABD’nin dünyanın farklı bölgelerinde 800’e yakın askeri üssü varken Çin’in yalnızca 1 askeri üssü bulunmaktadır. Üstelik savunma harcamalarında ve ihracatında ABD ile Çin arasında ABD lehine önemli bir fark bulunmaktadır. Tüm bu gerçekler Çin’i askeri lojistik ve silahlarının sahada etkinliği konusunda ABD’nin gerisine düşürmektedir.

                Çin, Batılı güçler ve Japonya tarafından müdahalelere uğradığı, 1839’dan 1949’a kadar süren kendi tabiriyle bir “aşağılanma yüzyılı” geçirmiştir. Bu yüzyıl, Çin milletinin ve özellikle üst kademesinin hafızasında büyük yer edinmiş, Çin’in günümüz hedeflerini ve dış politikasını belirleyen önemli etkenlerden biri olmuştur. Günümüzde Çin’in hedefi, devletin kuruluşunun 100. Yılına denk gelen 2049 yılına kadar “aşağılanma yüzyılı” öncesindeki gücüne geri kavuşmaktır. Bu hedef, aynı zamanda “historical statecraft” kavramıyla da tanımlanabilmekte, halka devletin eski güce geri kavuşacağı fikri de aşılanmaktadır. Çin’in bu hedefini yerine getirmek için hala çeşitli stratejik alanlarda büyümeye ve gelişmeye ihtiyacı vardır. Bu büyüme ve gelişme ihtiyacı, beraberinde içişlerinde dış ilişkilerinde istikrar gereksinimini doğurmaktadır. Dış ilişkilerinde ve küresel güvenlikte stabil tutmak istediği istikrar, dünyanın önde gelen ihracatçısı olan Çin’in dış pazarlara erişimini emniyete almakta, aynı zamanda büyük ölçüde dışa bağımlı olduğu enerji ve gıda tedarikinde sürdürebilirlik sağlamaktadır. Hem ihracat hem de tedarik yollarında oluşabilecek tehditler veya kısıtlamalar, Çin’i 2049 hedefine uzaklaştırmaktadır. Aynı şekilde, ABD ile karşı karşıya gelinecek bir sıcak çatışma, Çin ile ithalat ve/veya ihracat yapan ülkelere yaptırım anlamına gelebilir. Sert güç enstrümanlarının varlığını Trump’ın 2. Döneminin başından beri daha yoğun hissettiren ABD’nin bu yaptırımları uygulaması Çin ile girilen ticaret savaşı göz önünde bulundurulduğunda kendi zorluklarını barındırsa da Çin’i 2049 hedefinden uzaklaştıracağı barizdir.

                Dolayısıyla Çin’in ABD ile sıcak bir çatışmaya girmeye de askeri gerilim yaratmaya da yetecek kapasitesi ve niyeti yoktur. ABD tarzı bir liderlik Çin’den beklenmemelidir. Üstüne üstlük, ABD’nin dünyanın çeşitli bölgelerine maliyetli müdahalelerde bulunması Çin’in işine gelmektedir. Özellikle İran-İsrail, ABD savaşı gibi müdahaleler, hem ABD’yi geleneksel ittifaklarına hem de küresel güneye karşı daha güvenilmez bir aktör haline getirmekte, hem de ABD’nin halihazırda kötü ekonomisini daha kötü hale getirmektedir.

                İkinci olarak Çinin askeri ittifak içinde bulunduğu tek ülke Kore Demokratik Halk Cumhuriyetidir. Hiçbir ülkeye savunma sözü vermemekle beraber böylesi bir sorumluluktan da uzak durmaktadır. Çin’in dış politikasındaki “içişlerine müdahale etmeme” ve “barış içinde bir arada yaşama” ilkeleri de güç kullanımı ve müdahale gibi davranışlarla çelişmektedir. Aşağılanma yüzyılından ders çıkaran Çin, iç meselesi olarak gördüğü Tayvan, Sincan, Uygur, Tibet gibi meselelerde dış müdahaleye kesinlikle hoş bakmamakta, karşılığında da en fazla yapıcı arabuluculuk olarak adlandırdığı girişimlerde bulunarak diğer ülkelerin içişlerine müdahale etmemektedir. Çin’in askeri müdahalede bulunması beklenen durumlar da başta iç meselesi olarak gördüğü bu meselelerden kaynaklanmaktadır. Çinin yakın coğrafyasındaki önemli stratejik öncelikleri, Güney Çin Denizi’nde ulusal çıkarlarını koruma ve Tayvan ile barışçıl birleşmedir. Stratejik hedeflerini gerçekleştirmeyi tehlikeye atan herhangi bir dış müdahalede Çin’in askeri seçenekleri değerlendirmesi imkânsız değildir. Özellikle bahsi geçen bu iki stratejik hedefle bağlantılı olarak Çin agresif askeri tatbikatlar düzenleyerek mesajlar vermektedir. ABD’nin Venezuela’ya karşı düzenlediği Absolute Resolve operasyonu sonrası Çin, Tayvan çevresinde en kapsamlı askeri tatbikatlardan birini düzenlemişse de bu tatbikatlar tek başına ABD ile sıcak bir çatışmayı öngörmemize sebep değildir.  

               

ORTA DOĞU - ÇİN İLİŞKİLERİ

               

Dünyanın en büyük enerji ithalatçısı Çin için Orta Doğu bölgesinin önemi büyük oranda enerji ithalatından kaynaklanmaktadır. Çin, sahip olduğu devasa sanayiyi besleyebilmek adına 2025 yılında ihtiyacı olan petrolün %74’ünü, doğalgazın ise %42’sini ithal etmektedir. Ancak şu göz önünde bulundurulmalıdır ki Çin’in enerji tüketimindeki birincil kaynak hala kömürdür. Enerji kullanımında kömür yaklaşık %53’lük bir yer kaplarken petrol %18, doğal gaz ise yaklaşık %9’luk bir yer kaplamaktadır. Çin’in yenilenebilir enerji kullanımına verdiği önem ve dışa bağımlılığı azaltma hedefi de önümüzdeki yıllarda fosil yakıtların kullanımının azalmasını işaret etmektedir. Orta Doğu’nun Çin’in petrol ihracatındaki payı %40 olarak tahmin edilirken, İran’ın Çin’in petrol tüketimindeki payının %13 olduğu öne sürülmektedir. Her ne kadar sayılar herhangi bir ülke için kritik sayılsa da Çin stoklama, enerji kaynaklarının kullanımındaki ağırlığı değiştirme ve tedarik ağını çeşitlendirme kapasitesi sayesinde İran-İsrail, ABD savaşı kaynaklı kesintilerden yerel enerji fiyatları dikkate alındığında sayıların zihinde canlandırdığından çok daha az etkilenmiştir. Enerji bazlı ilişkilerin yanı sıra Çin, Ortadoğu bölgesinin birinci ticaret ortağı konumundadır. Çin’in yurtdışındaki inşaat projelerinin 1/3’ünden fazlası Orta Doğu bölgesindedir. Aynı zamanda bölge ülkeleri, Bir Kuşak Bir Yol girişiminden önemli miktarda yatırım almaktadır.

                Ticari ilişkilerinin ve yatırımlarının zarar görmesini önlemek adına Çin, bölge ülkeleriyle diplomatik ilişkilerini geliştirmeye de özen göstermiştir. Diplomatik ilişkilerin geliştiğini gösteren en büyük örneklerden biri, 2023 yılında Çin’in arabuluculuğu ile Suudi Arabistan ile İran arasında imzalanan Pekin Mutabakatıdır. Pekin mutabakatı, taraflar arasında yıllar önce kesilen diplomatik ilişkileri yeniden tesis etmenin yanı sıra Çin’i bölge ülkelerinin gözünde istikrara önem veren bir aktör olarak konumlandırmıştır.  Ekim 2023 sonrası ise Filistin sorununun iki devletli çözüm ile mümkün olduğunu savunmuş, soruna kökten bir çözüm yaklaşımı benimsemiştir.

                Çin, Şubat 2026’da başlayan İran- İsrail, ABD savaşı boyunca diplomatik yollarla barışın sağlanması adına çağrılarda bulunmuştur. Çin’in resmen kabul etmediği personel, silah, teknik ve istihbarat yardımlarının İran’a sağlandığı yönünde iddialar bulunmaktadır. Bu iddialar, Çin'in devam eden savaşı yeni gelişmeye başlayan savunma sanayisini test edebileceği bir alan olarak değerlendirebileceği de düşünüldüğünde uzak bir ihtimal olarak gözükmemektedir. Savunma sanayinin gelişmişliğini gösteren önemli kriterlerden biri de sahada etkinliğini kanıtlamış olmasıdır. Çin, geçtiğimiz yıl Pakistan-Hindistan arasındaki çatışmalarda ürettiği savaş uçaklarının Fransız savaş uçaklarına karşı kurduğu üstünlük ile dikkatleri üzerine çekmiş, uçaklarının güçlü ve zayıf yönlerini değerlendirme imkanı bulmuştur. Genel kabul gören iddialar ise Çin’in BeiDou ve erken uyarı sistemi gibi desteklerle İran’a kısmi destek sağladığı yönündedir. Çin’in kabul etmemesine rağmen sağladığı bu kısmi desteğinin sürmesi olağan görünmekle beraber uluslararası kamuoyunda ise barışçıl çözüm vurgusunun devam edeceği öngörülmektedir. En büyük gücünü ekonomiden alan Çin için savaş kaynaklı geçişin zorlaştığı Babülmendep ve Hürmüz boğazlarında serbest geçiş kritik öneme sahiptir. Çin’in savaş sonrası enerji politikasında stokların artan enerji maliyetlerine direnç göstermek üzere önemli bir yeri olduğuna dair tahminler bulunmaktadır. Denkleme Çin’in ABD’nin Venezuela’ya müdahalesi öncesinde stoklarını arttırdığı da eklenince stokların tükenmeden önce Çin’in savaşın bitmesi için gösterdiği diplomatik çabaların artması beklenebilir.

Sonuç olarak Çin’in ana hedefi, 2049 yılına kadar yeni bir aşağılanma yüzyılının yaşanmamasını garantileyecek güce kavuşmaktır. Halihazırda nüfus artışının yavaşlaması, ekonomide dış ticarete bağımlılığın sürmesi, iç tüketimin istenilen seviyede teşvik edilememesi gibi sorunlar ile boğuşan Çin’in 2049 hedefinin gittikçe daha uzak bir geleceğe taşınma tehlikesi bulunmaktadır. Böylesi bir atmosferde Çin, tüm odağını sahip olduğu iç sorunlara ve dış bağımlılığa odaklamakta, ABD ile girilebilecek sürünmeceli bir çatışmadan veya mücadeleden uzak durmaktadır. Küresel istikrarın, Çin’in başta ekonomisi olmak üzere çeşitli alanlarda gelişmesi için asıl çıkarı olduğu gözlemlenmektedir.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page